Bölüm I: Ataerkilliğin Yayılması, Sınıflı Toplum ve Vücut Bütünlüğünü Bozmaya Yönelik Uygulamalar

Vücut bütünlüğünü bozmaya yönelik geleneklerin çoğu toplulukta mevcut olduğu bilinmekte. Genelde çocukluk ve hatta bebeklikten başlayarak uygulanan bu geleneklerden bize en tanıdık geleni sünnettir. Belki de bir savunma mekanizması olarak ortaya atılan, sünnetin aslında sağlıklı olduğu iddialarının aksine bu tarz uygulamalar çocuk üzerinde hem fiziksel hem de psikolojik olmak üzere belirgin travmalara yol açar. Ancak erkek sünnetinden çok daha vahşi uygulamalar geçmişte de günümüzde de … Okumaya devam et Bölüm I: Ataerkilliğin Yayılması, Sınıflı Toplum ve Vücut Bütünlüğünü Bozmaya Yönelik Uygulamalar

El-Cahiz ve İslam’ın Altın Çağında Evrime Dair Erken Düşünceler

İslam dini Arap yarımadasından çıkıp Levent ülkesi, Mısır ve kadim İran’ın etki alanlarına doğru yayılmaya başladıkça, karanlık çağları yaşayan Avrupa’da unutulmuş olan antik Yunan düşüncesi ve tabii ki İran mistisizmi İslam bilginleri tarafından okundu ve yaşatıldı. Bu döneme İslam’ın Altın Çağı deniliyor. Özellikle Abbasi devrinde, bu ilerleme daha keskin görülmekte. Emevîler’in ardından, Arap kökenli olmayan Müslümanlara daha hoşgörülü tavrı, genelde İran kökenli memurlara devletin üst … Okumaya devam et El-Cahiz ve İslam’ın Altın Çağında Evrime Dair Erken Düşünceler

Tarih Öncesi İnsan Türleri, Onların Mitolojimiz Üzerine Yansımaları ve Yalnızlık

İnsanoğlu uzun zamandır yeryüzünde yalnız başına geziniyor. Onun gibi konuşabilen, hayal kurabilen ve ona benzeyen başka bir tür olmadan. Etrafına her baktığında yine insanı görüyor; siyahı ile beyazı ile insan. Ancak bu hep böyle değildi. İnsanoğlu yaklaşık 40,000 yıl öncesine kadar kendisine oldukça benzeyen başka türlerle birlikte bulunmuştu dünya üzerinde. Bu türleri şu şekilde sıralayabiliriz; Homo Neanderthalensis ya da Neanderthal adamı: İnsanlarla ortak atasının yaklaşık … Okumaya devam et Tarih Öncesi İnsan Türleri, Onların Mitolojimiz Üzerine Yansımaları ve Yalnızlık

Türkler

Uzun zaman oldu blog için bir yazı yazmıyordum. Aslında yazının başlığı bu giriş bölümünü aylar öncesinde bir taslak olarak yazdığım zamanlarda ”Türklerin Türklüğü” olacak şekilde planlanmıştı fakat konunun sadece Türklük meselesiyle sınırlı kalmayacağı yazmaya başladıkça açığa çıktı. Ve ben de bu duruma istinaden başlığı değiştirdim. İlkokul yıllarımdan beri Türklük ve ”asıl anavatan” Orta Asya benim için önemli meselelerdi. Hatta ortaokul ya da lise yıllarında Rus Türkolog Lev Nikolayeviç Gumilev’in ”Eski Türkler” isimli kitabının giriş kısmında okuduklarımın beni üzüntüden ağlatmasına neden olacak kadar önemliydi. Gumilev, ”Eski Türkler” kitabında; ”Çünkü VI-VII. yüzyıllarda Büyük Hakanlık bünyesindeki durumu değişen Türkler birçok milletler haline gelmişlerdi. Onlardan bazıları, mesela Türkmenler, Azeriler ve Osmanlılar, artık mongoloid değillerdir” (1) derken Türki dillerin Oğuz grubunu konuşan halkların aslında Türk sayılamayacağını kastetmişti. Belki de bu durum 14-15 yaşında bir çocuğun dahi gözlemleyebileceği bir şeydi; fiziksel olarak Orta Asya’daki kardeş halkların mensuplarından çok komşu ülkelerin insanlarına benziyorduk, fakat dilimiz ve kültürümüz bu mevzubahis olan kardeş halklarınkiyle neredeyse aynıydı, ya da bize öyle söylenmişti…

Yazının içeriği giriş paragrafının aksine bizim tarihsel ve genetik olarak Türklüğümüz üzerine yoğunlaşıp sadece bu konuyla ilgili bir şeyleri kanıtlama gayretine girmek olmayacak. Aslında tarihte bu dünya üzerinde gezinmiş en sıra dışı halklardan biri olan Türklerin ve onların Sibirya ormanlarından çıkıp Asya çölleri ve bozkırlarından, Büyük İskender’in de tırmandığı Hindukuş dağlarına, eski Pers krallarının hükmettiği kadim topraklar üzerinden Yunan dilinde güneşin doğduğu yer manasına gelen bereketli Anadolu’ya kadar yaptıkları yolculuğun kısa bir hikâyesi anlatılacak. Ve bu hikâye anlatılırken, aralarından kendi doğalarına uygun olarak sıra dışı birçok karakter çıkarmış bu halkın, ün kazanmış birtakım mensupları üzerinden, aslında bu Türklük mevzusunun ne demek olduğunun cevabı da verilmiş olacak. Bütün bunların yanı sıra, oldukça uzun ancak burada olabildiğince kısa bir şekilde anlatılacak olan bu hikâyenin bir sonucu olarak, günümüz politik atmosferinde ve bölünmüşlüğünde akla gelen ve bolca dillendirilen içi boş bir sürü argümanın da neden manasız olduğu anlaşılacak.

Okumaya devam et “Türkler”

Muhammad Ali Müslüman mıydı, Müslümansa Ne Kadar Müslümandı: Amerika’da Yeşeren Siyah Müslümanlar Hareketine Bir Bakış

Evet, başlık biraz iddialı oldu. Ancak başlığın aksine bu yazıda Siyah Müslümanlar hareketine değinmenin yanı sıra ”Muhammad Ali neden çok seviliyor” ve ”aslında neden çok sevilmeli” sorularına da bakmaya çalışacağım. Amerika’da, dünyanın merkezinde, ezilmiş bir halktan Muhammad isimli birisi dünya ağır sıklet boks şampiyonu olursa onu seversiniz. Hele de Türk’seniz. Ancak bu onu sevmek için yeterli mi? Yahut onu sevmek için yegâne sebep bu mu? Aslında Muhammad Ali’yi Muhammad Ali yapan bence ”hayır” diyebilmiş olmasıdır. O, döneminin en sıkıntılı anlarında Vietnam’a gitmemiş ve ”hayır” demiştir, ya da kendi sözleriyle;

I ain’t got no quarrel with them Viet Cong.

Okumaya devam et “Muhammad Ali Müslüman mıydı, Müslümansa Ne Kadar Müslümandı: Amerika’da Yeşeren Siyah Müslümanlar Hareketine Bir Bakış”

İlk Yazı: 1978’deki One Love Peace Concert

70’ler çoğu üçüncü dünya ülkesi için sıkıntılı yıllardı. Bağımsızlığını her ne kadar 1962’de kazanmış olsa da İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olarak kalan küçük Karayip ülkesi Jamaika da bu zorluklardan etkileniyordu. Soğuk savaş doruğundaydı ve Reagan’ın Amerikan başkanı seçilip 1981’de koltuğa oturmasına tam üç yıl vardı. Jamaika’nın dibi Küba’da ise Fidel tüm gururuyla dünya devine kafa tutuyordu. Bütün bunların arasında bu küçük ülke ise çete şiddetiyle kavruluyor, ”posse” denilen çeteler sağ ve sol fraksiyonlar olarak bölünmüş ve her gün bulabildikleri çeşitli silahlarla sokaklarda birbirlerini katlediyorlardı.

Okumaya devam et “İlk Yazı: 1978’deki One Love Peace Concert”